Arşiv

Archive for Haziran, 2008

HASRETTENDE ÖLÜNÜRMÜŞ

Çocukken bir tek ince hastalıktan ölünür sanırdım.
Dilini ve yönlerini bilmediğim bir ülkede
Metroların rüzgârında anladım
Hasretten de ölünebileceğini.
Beni yabancı sayarken aslında bana yabancıların
Yüzlerinde tanıdım kendimle bir başıma kalmayı
Çocukken bir tek ince hastalıktan ölünür sanırdım.
Meger hasretten de ölünürmüş, simdi anladım...

Iclal AYDIN
Categories: SÖZÜN ÖZÜ

YASARKEN OLENLER

İki arada bir derede kalanların yüzyıllar sonra anlatılacakları bir efsaneleri yoktur.
Bir agacın gölgesinde dinlenmek kadar doğaldır onların bu şaşkınlığı.
Üç aşşağı beş yukarı hayatlar sürerler.
Bakkalların veresiye defteri kadar kabarıktır kalpleri.
İki arada bir derede kalanların çocuklarına anlatacakları hiçbir masalları yoktur.
Yıl bilmem binli yıllar diye başlayıp tam bir tarih veremezler, çünkü hiçbir tarih onları kabul etmez.
Kuşatılmış bir kalenin generali kadar dirençli ve o kuşatmayı zafere dönüştürmeden geri dönmeyecek kadar gururludurlar.
İki arada bir derede kalanların küçük, çok küçük odaları vardır ve yastıklarında biriktirirler gözyaşlarını..
Sen şimdi ne aradasın ne deredesin ve sen yaşarken ölenlerdensin.
Ve bizim oralarda yaşarken ölenlerin kitabeleri yakılır.

Ferdi KOCLU

Categories: HAYATIN İÇİNDEN

IKI MEDENIYET

Aydinlarin genellikle dustugu hatalardan birisi, Islam Medeniyeti ile Bati Medeniyetini karsilastirmak, her iki medeniyetin birbirinden ustun olan taraflarini bulmaya calismaktir.
Halbuki yapilmasi gereken husus, hangi medeniyetin ustun oldugunu bulmaya calismak yerine, her iki medeniyetin kendine has ozelliklerini ortaya koymaktir.
Meseleye bu acidan baktigimizda, Bati medeniyetinin bir “bilim” medeniyeti, Islam Medeniyetinin de  bir “sanat, etik ve estetik” medeniyeti oldugunu goruruz.
Cunku dunya ve esya karsisinda Bati medeniyeti, “Bu nedir?” diye, Islam medeniyeti ise; “Bu benim ne isime yarar?” diye sorar.
Dolayisiyle Bati Medeniyeti bilimde cok ileri giderken, Islam Medeniyeti de sanat, etik ve estetik yonunden cok ileri gitmistir.
Bati dunyasi bugun Ibn-i Arabiyi, Farabiyi, Ibn-i Haldun’u, Ibn-i Rusd’u ve Mevlana’yi asabilmis degildir.
Estetik acidan Mimaride, Hat Sanatinda, Siirde Islam Dunyasinin ulastigi noktaya Bati Dunyasi bugun ulasamamistir.
Cumhuriyet doneminde aydinlarimiz bu tarihi birikimi terkedip tamamiyle Bati’ya yonelince, ne bu gelenek devam ettirilebildi, ne de Bati Dunyasindaki bir Kant ve Hegel yetistirilebildi.
Hilmi YAVUZ

Categories: FİKİR MEYDANI

CENNETI KAZANDIRAN ASK

Vaktiyle Kütahya’da, Germiyan ilinde yakışıklı, gayretli ibadete düşkün bir genç yaşardı.
Herkesin parmakla gösterdiği Yusuf gibi bir civan idi.
Bir gün pazara giderken evlerin pencerelerinden birinde bir kız gördü ve aşkına düştü.
Aklı başından gitti.
Kız da onu görmüş, o da tutulmuştu.
Sonra genç birilerini göndererek kıza talip oldu.
Neyse ki kızın babası aklından onu başkasına nişanlamıştı ve delikanlının teklifini reddetti.
İki genç arasındaki aşk elemi dayanılmaz hale gelince kız haber gönderdi.
”Beni çok sevdiğini öğrendim. Benim de sana olan arzum var. İstersen seni ziyaret edeyim, yahut senin evime gelmeni kolaylaştırayım, sen gel”
Genç bu haberi getiren aracıya açık konuştu:
”Bunlardan hiçbiri olmayacak. Eğer ben Allah’a asi olursam büyük günün azabından korkarım.”
Aracı kıza gelip bu haberi verince kız:
’Teklifim açık olduğu halde onu Allah’tan korkarken buldum. Kulluğuna gıptalar olsun.
İffet ve fazilet herkes icin müşterektir ve madem Allah’ın emri herkesedir, o halde bana yazıklar olsun!’ dedi ve o günden sonra kendini ibadete verdi, dünya ile bağını kesti.
Kesemediği tek bağ, o delikanlıya olan aşkıydı.
Bu uğurda erdikçe erdi, dert üstüne dert çekti. Sonunda bu yüzden can verdi.
Genç, onun öldüğünü duyunca yıkıldı, perişan oldu. Mezarına gelip ağlar, onun için dua eder, yanar yakılırdı.
Yine bir gün kabri başındayken onu uyku bastı. Rüyasında sevgilisini  pek güzel giysiler içinde gördü ve ay gibi parlıyordu.
Sordu: Nasılsın benden sonra neyle karşılaştın?
Ey arzum! Senin sevgin ne güzel sevgiydi, beni hayra ve güzelliğe götürdü.
Nasıl bir güzellik?
Cennet ey sevgili, hiç bitip tükenmeyen nimetler içinde sonsuz bir cennet…
Genc: Beni orada hatırla. Çünki ben seni hiç unutmuyorum.
Vallahi bende unutmuyorum.
Seni ne vakit göreceğim ey sevgili?
Yakında bize gelecek ve beni göreceksin.
O genç, rüyasından sonra yalnızca yedi gece yaşayıp öldü.

Iskender PALA

Categories: HAYATIN İÇİNDEN

FIDANLAR ve GERCEK SEVGI

Bir gün bir bahçıvan iki küçük fidan diker yan yana, birbirine çok benzeyen iki fidan.
Fidanlar gün geçtikçe birbirine yakınlaşır ve kökleri bile birleşmeye başlar..
Bahçıvan özenle bakar onlara iki küçük evlat gibi…
Fidanlarda çok sever birbirini..

Ne de olsa çok benzemektedirler ve onları birbirlerinden daha iyi kimse anlayamaz…
Gitgide büyürler..büyüdükçe daha çok benzediklerini fark ederler…
Bahçıvan bir sabah onları sulamaya gittiğinde çok güzel bir manzara ile karşılaşır…
Fidanları artık yeteri kadar büyümüştür ve ilk meyveleri yeşermeye başlamıştır…

En az kendileri kadar meyveleri de benzemektedir birbirine…

Buna fidanlar da çok sevinirler..ne de olsa ilk meyvelerini vereceklerdir..

Bahçıvan onlara gerekli emeği ve özeni göstermiş.büyümeleri için elinden geleni yapmıştır..

Ve işte onlar da şimdi bunun karşılığında meyveye durmuş olmanın ve emeklerin boşa gitmemiş olmasının mutluluğunu yaşarlar…

Meyveler gitgide irileşmeye başlar..

Bir sabah güneşin ışıkları ile birlikte görürler ki meyveleri kıpkırmızı olmuş..

Oyle mutlu olurlar ki…bu sevinçle birbirlerine sıkı sıkı sarılır küçük fidanlar….

Işte o anda olan olur..hayalleri yıkılır birden..mutlulukları kaybolur gider…

Kendilerince acı bir gerçeği fark etmişlerdir artık…

Küçük fidanlar sarıldıklarında birbirlerinin tadını fark ederler…

Biri tatlıdır…diğeri ise ekşi…Biri vişne diğeri ise kiraz…

Cok üzülür fidanlar..olmaz böyle! der biri..Sen tatlı, ben ekşi olmaz! Sen de ekşi olmalısın…

Yok der.. diğeri ..sen tatlı ol…derken bir kavga başlar..

Ayrılmak isterler başaramazlar…Oyle sıkı sıkıya sarılmıştır ki kökleri..uzaklaşamazlar birbirlerinden …

Artık hiçbirşey güzel değildir eskisi gibi..

Oysa tatlarını hissetmeden önce ne kadar mutluydular…

Onlar uzaklaşmaya çalıştıkça daha da sarılır kökleri…

Onlar ayrılmaya çalıştıkça daha beter bağlanırlar….

Ve bir gün gene böyle isyanda iken fidanlar..koparmaya çalışırlar köklerini birbirlerinden.
Tekrar..tekrar ..denerler….Işte o an bir çatırdı duyulur toprağın altından…

Ve bir anda gökyüzü kararır ..fırtınalar kopar..onların bu kavgası gökyüzünü kızdırmıştır…

Cıkan fırtına ile beraber fidanlar sarsılırlar…

Once meyveleri ,sonra da yaprakları dökülmeye başlar…

Fırtına dindiğinde ne yaprakları vardır artık…ne de meyveleri…

Fidanlar hatalarını anlarlar anlamasına..lakin artık çok geçtir…

Anlarlar ki mesele değişmekte yahut değiştirmekte değil…

Sevgi böyle olamaz….olmamalı derler…

Sevdiğinde onu her hali ile kabul etmeli..acısıyla,tatlısıyla, ekşisiyle sevmeli…..

Işte o zaman güzeldir hayatın tadı.

Ve işte o zaman gerçektir sevgi….

FANCY

Categories: HAYATIN İÇİNDEN

KARTAL’IN YENIDEN DOGUSU

Kartallar, neredeyse yetmiş yıla yakın bir ömrü olan canlılardır.
Biz onları hep gökyüzünde gururla uçuşuyla, tek başına, korkusuzca yaşabilmesiyle ve o muhteşem kanatları, keskin gagası ve neredeyse bir kuzuyu bile kavrayıp kaldırabilen pençeleriyle biliriz.
Meğer insanlara ibret olabilecek, muazzam bir varoluş savaşı varmış kartalların.
Evet kartal, yetmişine kadar yaşarmış ama bu yaşa ulaşmak için kırk yaşındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorunda kalırmış.
Kartalın yaşı kırka dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle beslenmesini sağlayan avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelirmiş.
Gagası uzunlaşıp göğsüne doğru kıvrılır, kanatları yaşlanıp ağırlaşır ve tüyleri kartlaşıp kalınlaşrmış.
Bu durumda kartalın hem uçması hem de avlanması imkansız hale gelirmiş.
İşte, hikayenin önemli kısmı bundan sonra başlıyor.
Artık kartalın iki seçimden birisini yapması gerekir.
Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini…
Bu yeniden doğuş süreci yüz elli gün kadar sürecektir.
Bu yönde karar verirse, kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kayanın kovuğunda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yani yeni yuvasında kalır.
Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar.
En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler.
Gagası çıktıktan sonra bu yeni gagayla pençelerini yerinden söker, çıkarır.
Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar.
Beş ay sonra kartal, kendisine yirmi veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur “yeniden Doğuş” uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
Kendi yaşantımızda sık sık yeniden doğuş süreçleri yaşarız, yaşamak zorunda da kalabiliriz.
Bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.
Zordur alışkanlıklardan vazgeçmek, kimi bağımlılık haline gelmiş, esiri olmuş duygularımızdan kurtulmak.
Sonumuzu hazırlasalar bile, cesaret gösterip bunlardan kurtulmayı göze alamayız nedense…
Oysa ki Allah`ın kudretinin en büyük kanıtı kâinattır.Allah`ın kudreti sınırsızdır.

DURUSAH

Categories: GENEL KÜLTÜR

NEHIR ve GUNLER

Nehir bize aglayan bir gozyasi ve bir busedir,
Ve gumus pullu baliklar yasar koynunda.

Yanan yuzumuzu nehirle serinletir

Ve akip giden kardes sularinda yikaniriz.

Gunler ise nehir gibi akmiyor, birer birer geciyor onumuzden.

Ve cehrelerinde kamcidan bir istihza ve bakislarinda birer hancer var.
Kimi suratimiza tukuruyor ve kimi tokatliyor bizi.

Biz ise; hayata zincirliyiz kollarimizdan ve zaaflarimizdan

Ve kim cozecek ellerimizi Rabbim? Kim cozecek?

Onun icin korkuyorum gunlerden, korkuyorum.

Ve ucsuz bucaksiz bir ucurum, soylediklerini anlamiyorum.

Gunler birer kelebek gibi belki ve ellerine konmuyorlar bilesin!

Ve tutunca tozlasan o kelebekleri hatira defterine gozyaslarinla igneleyesin!

Belki de gunler birer kus gibi,

Oyleyse neden omuzlarina konmuyor ve neden kanatlari alnina dokunmuyor?

Veya gunler bir ruzgar ve bir sam yeli,
Sen ise bir col ve kumdan bir tepecik,

Ve esen ruzgarla parcalari kopan corcopten yapilmis bir evcik.

Eger birer agac gibi meyve vermesini istiyorsan gunlerin

O zaman saclarindan yakalayacak ve gozlerinin icine bakacaksin.


Cemil MERIC

Categories: HAYATIN İÇİNDEN

STRESS

Stress, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir.
Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.
Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.
Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor.
Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.
Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.
Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor.
Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.
Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki.
Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir.
Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?
Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor.
Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz?
Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum.
Hz. Eyyüb’ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?
Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan ‘Allah’ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?’ demiş olmuyor mu?
Hz. Nuh’u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz.İbrahim’i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?
Hz. Lut’u eşiyle imtihan eden Allah’a, ‘Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?’ deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Hz. Yusuf’u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!
Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?
Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah’a ‘Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?’ deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?
‘En büyük acı evlat acısıdır!’ denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar ‘Allah kimseye yaşatmasın!’ derler.
Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa’ya bile iltimas yapmayan Yaratıcının, bize iltimas yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü?
Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.
‘Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız’ diye kimse itiraz etmesin.
Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah’a sığınan insanlardı.
Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği ‘insanı’ acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez.
Bize düşen hayatı doğru anlamaktır.
Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine iltimas yapmayan Allah, bize de iltimas yapmaz.
Bu yazıyı da güzel bir sözle bitirmek istiyorum.
Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın.
Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp;
“Benim büyük bir derdim var!” deme, derdine dönüp “benim büyük bir Rabbim var!” de.

Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar

Categories: HAYATIN İÇİNDEN

VAHDETTIN

Vahdettin’de bir hain degil, Osmanli’yi korumaya calisan bir devlet adamiydi.
Beceriksiz olabilir, ileri goruslu olmayabilir, ama hain degildi.
Biz haini cok kolay soyleyebilen bir toplumuz.
Once hainler ve sonra onlari cezalandiracak katiller uretiyoruz.
Biz Turklerin cok sik basvurdugu bir cikis yolu, bir yontem bu maalesef.
Ya kotuler ve iyiler, ya da hainler ve kahramanlar var.
Ikisinin arasinda insanlar yok.

Ayşe KULİN

Categories: PORTRELER

BIZIM MAHALLE

Simdi bizim çok sevdiğimiz bir “mahalle baskısı” kavramımız oldu.
Mahalle baskı yapacak ve bütün kadınlar türban giyecek, bütün ülke koyu Müslüman olacak.
Bizim “mahallenin” bu baskıyı yapmak için neden üniversitelerde türbanın kalkmasını beklediğini ise hiç anlayamadım.
Halbuki Türban sadece üniversitelerde yasak, toplumda yasak değil.
Neden bu “mahalle” baskı yapıp bütün kadınlara türban giydirmiyor.
Neredeyse binlerce yıldanberi başlarını örten Anadolu kadınlari neden hala türbana geçmediler?
Bu ülkede bir tane “türbanlı” köylü kadını gören oldu mu?
Bu ülkenin Anadolu ve köy yaşamını gerçekten bilen bir sosyoloğumuz var mı?
Neden bu “mahalle” yüzlerce yıldanberi bir türlü doğru dürüst baskı yapmıyor da bizde içki tüketimi bu kadar artıyor?
Çok korkulan şeriat daha seksen yıl önce bu ülkede degilmiydi?
Burası sadece şeriatla yönetilen bir ülke değildi, ayrıca bütün Müslümanların önderi olan Halife de bu topraklarda yaşıyordu.
Siz şeriatla yönetildiği sırada Osmanlı’da yaşamın nasıl olduğunu biliyor musunuz?
Mahalle neredeydi o zaman?
Anadolu’yla Müslümanlığın ilişkisini tam anlayamadan “mahallenin” baskısını anlamak mümkün olabilir mi?
Halk edebiyatının en zengin kaynağı “tasavvuf” olan bir toplumun Müslümanlığı, Arapların Müslümanlığına benzer mi peki?
Anadolu Allah’a inanır… Ne bu inancını engellemeye çalışanı, ne de “dinin bütün şekil şartlarını yerine getir” diye zorlayanı sever.
Bayram namazını kılar, rakısını içer… İkisine de karışılmasını istemez.
Zorlayın da bakın ne oluyor?
Niye 22 temmuz’da hem ordu, hem de Selamet Partisi kaybetti?
Bu size hiçbir şey söylemiyor mu?
Türkiye faşist olmaz, komünist de olmaz, şeriatla da yönetilmez.
Katı kuralları olan hiçbir yönetim bu topraklara yerleşemez.
Biraz çocuksu, biraz korkak, biraz tembel, serazat yaşamaktan hoşlanan, keyfine düşkün, dalgacılığı seven, içkiden haz alan bir toplumuz biz.
Her şeyden çabuk sıkılır, baskıdan kaçarız.
Siz gazeteleri hiç okumadığınızı farzederek, kendi hayatınızdan şu “mahalle baskısının” örneklerini söylesenize.
Kaçınız nerede, ne zaman, nasıl baskı gördünüz?

Ahmet ALTAN / Gazetem / 25 Eylul 2007

Categories: AKTÜEL
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.